Türkiye'de teknoloji yatırımcısının ilk yıllarını belirleyen kamu araçlarının başında ar-ge merkezleri geliyor: gümrük istisnası, gelir vergisi stopajı indirimi, sigorta primi desteği ve teknoloji geliştirme bölgelerindeki kazanç istisnası. Bu araçlar 2010'ların başında tasarımlandığında hedef, sanayi şirketlerini araştırma geliştirme yapmaya itmekti. On beş yıl sonra soru değişti: teşvik, amaçladığı davranışı üretiyor mu, yoksa yalnızca muhasebe kalemi mi?

Neyi ölçüyor, neyi kaandırıyor?

Teşvik mekanizmasının ölçtüğü şey, harcama: personel gideri, demirbaş, işletme gideri. Ölçmediği şey ise çıktı. Bir merkezin yıllık raporunda kaç mühendis çalıştığı ve kaç proje yazıldığı görünür; ama bu projelerin kaçının ticarileştiği, hangisinin üretime geçtiği verisi aynı netlikte toplanmıyor. Ölçülen gider arttıkça teşvik arttığı için, davranışsal bir kayma oluşuyor: araştırma derinliği yerine personel sayısını büyütmek.

Kaymanın ikinci yönü içerikte. Şirketler, zaten yapacakları ürün geliştirme faaliyetini ar-ge merkezine taşıyarak istisnadan yararlanıyor; bu, teşvikin "ek" araştırma üretme iddiasını zayıflatıyor. Ama tabloyu tamamen olumsuz okumak da hata: aynı dönemde otomotiv, savunma ve beyaz eşya sanayisinde gerçek ürün yeniliği belirgin biçimde arttı ve bu artışın arkasında teşvik destekli personel yatırımı var.

Etkiyi okumanın doğru yolu

Bu sorunun büyüklüğü, merkezi devlet eliyle desteklenen maliyet büyüklüğünden de geliyor: personel istisnası, şirketin mühendis maaşını önemli ölçüde hafiflettiği için, ar-ge yatırımı yapan şirket ile yapmayan şirket arasındaki fark her yıl derinleşiyor. Bu, iyi tasarlanmış bir teşvikin beklenen etkisi; eleştiri, aracın kendisine değil ölçüm eksikliğine.

Teşvikin etkisini okurken üç ayrıştırmaya bakmak gerekiyor. Birincisi ek etki: teşvik olmasa da yapılacak faaliyet ile teşvik sayesinde yapılacak olanın ayrımı. İkincisi kalıcılık: teşvik süresi bittiğinde merkez, araştırma kadrosunu koruyor mu? Üçüncüsü yayılım: merkezin çıktısı, şirketin diğer birimlerine ve tedarik zincirine teknoloji transferi olarak ulaşıyor mu? Üç soruyu birden soran bir değerlendirme, yalnızca harcama tablosunu okuyandan çok daha farklı bir tablo çıkarıyor.

Ölçüm eksikliğinin somut örneklerinden biri de personel bileşiminin görünmezliği. Teşvik, mühendis maaşına uygulandığı için şirketin mühendis tanımını genişletmesi doğal bir tepki; hangi unvanın hangi oranuda destekten yararlandığı ise raporlarda ayrıştırılmıyor. Aynı şekilde projelerin teknoloji sınıflandırması da standart değil; yazılım geliştirme ile ürün iyileştirme aynı başlıkta toplanabiliyor. Ayrıştırma olmadan, teşvikin nereye aktığını okumak mümkün değil.

Nereden bakmalı?

Sistemin geleceği üç düzende değişebilir. Ölçümde, teşvik raporuna proje sonucu ve ticarileşme verisi eklemek ilk adım; bu, mevzuat değişikliği değil, raporlama standardı meselesi. Denetimde, üniversite ve sanayi arasında ortak bir hakem yapısının kurulması, çift taraflı değerlendirmeyi mümkün kılıyor. Tasarım tarafında ise teşvik, üniversite çıkışlı yeni şirketlerin ilk beş yılını destekleyecek şekilde kademelendirilebilir; bugün her ölçek için benzer oranlar geçerli.

Ar-ge merkezleri, Türkiye'nin teknoloji üretme iddiasının en kalıcı araçlarından biri. Ama aracın değeri, kullanım şekliyle belirleniyor: ölçümünü harcama ile sınırlı tutan bir sistem, davranışı da harcamaya indirger. Çıktıyı ölçen bir sistem ise teşviki gerçek bir sanayi politikasına dönüştürür. Aradaki fark, önümüzdeki on yılın teknoloji tablosunu belirleyecek.